NEVER UNDERESTIMATE THE HEART OF A CHAMPION

10 Eylül 2011 Cumartesi

Beşiktaş Analizi

Bugün yaşadığım hadiseden sonra hiç futbol yazasım yok ama Eskişehir maçını izledikten sonrada bir şeyler karalamam gerek. Alania maçını canlı izlemiş ve ölçü değil çünkü çok zayıf rakip yazmıştım ki o takıma da az kalsın eleniyorduk. Es-Es maçında ise sahada gördüğüm Beşiktaş hariç her şeye benziyordu. Sahada sevdiğim, takip ettiğim ve bana Beşiktaş'ı izliyorum hissi veren iki-üç futbolcu vardı. Futbol olarak anlatabileceğimde pek bir şey yok. Carvalhal'in ne oynatmaya çalıştığını gerçekten anlamadım. Kendiside maç sonu neden yenildik anlamadım demiş. On iki senede on iki farklı takımda çalışmış. Kısacası kendisi Portekiz'in bir nevi Yılmaz Vural'ı.

Takımda emanetçi olduğu için ve Beşiktaş'ta artık yönetimin bir etkisi olmadığı herşeyin Mendes'e emanet edildiği bir ortam oluştuğu için artık söyleyecek bir şey bulamıyorum. Takımı emanet eden Tayfur ne kadar yeterli peki? Burada sormamız gereken bu olmalı. Beşiktaş'ın beke ihtiyacı olmadığını söyleyen ve takımda orjinal bek olmadığını farketmeyen yetersiz bir teknik direktör. Adamlığı konusunda tek kelime etmem, en dürüst futbolcu olduğu defalarca söylenmiştir. Severimde kendisini, güzel günlerde kaptanlık yapmışlığı vardır, her şeyi geç Süleyman Seba'nın akrabasıdır, mantık ve genetik olarak yanlış insan olması imkansızdır. Fakat iş direktörlüğe gelince kendisi yetersizdir. Bizde sırtımızı dayayacak bir dost değil takımı oynatacak bir hoca arıyoruz.

Bu senenin analizini yapabilmek için geçen seneye bakmakta fayda var. Takımın başında Schuster gibi büyük bir futbolcu ve donanımlı bir teknik adam vardı. İnandığı bir futbol felsefesi vardı. İnancı kadarda inatçılığı vardı. Medyanın eleştirilerini sallamaz, dalga geçer ve yine kendi inandığı sistemi uygulardı. Bana göre doğrusunu yapardı ama yaptığı yer yanlış ülkeydi çünkü biz güzel futbolu ve futbolda devrimi sevmeyiz. Bizde modern futbol dediğin 4-3-3'ü dizeceksin iyi defans yapacaksın, koşan ve mücadele eden oyuncuları oynatacaksın. Biz ki Azerbaycan'a yenilmiş ve Belçika ile berabere kalmaya sevinen bir ülkenin evlatlarıyız, hafife almayacaksın bizim futbolumuzu!

Neyse, ülke futbolu ve milli takım eleştirisini geçelim ve konudan sapmayalım. Schuster'in inandığı felsefe pozitif futboldu. Defansı önde kurardı, haliyle önde basan bir takım olurdu. Hücum futbolu oynatırdı, takım bol pozisyona girerdi. Oyun içinde kanat akınları olurdu ve bekler sürekli hücuma destek verirdi. Oyuncular saha içerisinde sabit durmaz sürekli hareket halinde olur mevkii değiştirirlerdi. Oyunu kısa bir alanda oynamaya çalışırlardı. Anlatınca çok güzel duruyor tabii de uygulayabilmek için yetenekli, inançlı ve kendine güvenen oyuncular gerekli. Sistemin oturması içinse uzunca bir sürede cabası. Bizde zaman lazım dediğinde 2-3 maç sonra insanlar çıkıp sabrettik 2-3 maç oldu hala bir şey yok der. Tabii şu an öve öve bitiremediği Barcelona'nın temellerinin 20 sene önce Cruyff tarafından atıldığını bilmez.

Her şey iyi başlamıştı, iki ay boyunca Beşiktaş göze hoş gelen futbol oynuyordu. Her türlü hücum varyasyonunu uygulayabiliyor bol bol pozisyona girebiliyordu. Bu sırada Schuster'in takımındaki en büyük eksik, topu kaleye sokacak adamı olmamasıydı. Bobo çok istikrarsız, Nihat sakatlıklardan kendine gelememiş, Nobre çok kötü ve Holosko'da formsuz durumdaydı. Her maçında pozisyonları bulup topu kaleye sokamayınca ve üstüne defansın arkasına atılan yarım pozisyonlarda gol olunca kötü sonuçlar alınmıştı.

Bununla beraber her maçta da Beşiktaş'ı durdurmak isteyen rakipler sürekli oyunculara tekme savuruyordu. Sarı kartla geçiştirileren ve ikinci sarı kartın çok nadiren çıktığı ülkemiz futbolunun eseri Beşiktaş'ta oyuncuların sürekli sakatlanması olmuştu. Kısacası taşlı, çakıllı bozuk bir yolda güzel bir spor araba ile 60'LARDAN KALMA BİR KÜLÜSTÜR yarışıyordu ve külüstür yarış başından itibaren çarpa çarpa spor arabayı dışarı itiyordu(madem 60'ların futbolu oynanıyor neden yenemiyor diyenlere selam çakalım).

Ek olarak Beşiktaş üç günde bir maç yapıyordu rakipleri ise adını bile hatırlayamayacağımız rakiplerine elenmiş (Trabzon hariç) kupada gruptan çıkamamış ve ellerinde tek hedef olan lige kilitlenmişti. Yorgunluk ve sakatlıktan bunalan kadroda rotasyon yapılamıyordu ve bir ara forvette Ali Kuçik oynatılıyordu. Basın mensupları takımın tepesine binmişti. Yerlilerden oluşan defans hattı muhtemelen bundan etkilenmiş ve kendine güvenini kaybetmişti. Önde kurulu hat aman gol yemeyeyim endişesi ile önde basmaktan vazgeçip arkaya depar atar olmuştu. Yine de takım olumlu futbol oynamaya devam ediyordu.

Devre arasında topu kaleye sokacak süratli adam isteyen Schuster'e, Mendes'den tanıma hiç uymayan Almeida(asla kötü bir futbolcu değil) adında bir tank hediye edildi. Ardından sistem çökmeye başladı ve zaman kaybı olduğunu düşünen Schuster tazminat talep etmeden gitti. Geçen senenin özeti benim açımdan buydu.

Schuster'in inandığı sistem yetenekli oyuncularla uzun süre çalışılması gereken zor bir sistemdi. Sabredilmedi ve başarısız kabul edildi. Çünkü bu ülkede kazandığın maç kadar varsın, bir maç kaybettiğinde işler değişir. Mesela Denizli'nin sistemi daha basit ve bu ligde daha başarılı olacak bir sistemdi. Fakat o sistemde bir sene sonra bütün her şey terse dönebilirdi. Sağlam dörtlü defansı geride kur, önüne Ernst ve Cisse gibi iki dinamik adamı koy ve pozisyon verme. İlerideki adamlar o sezon formdaysa(Tello,Bobo,Holosko) iki kupayı alırsın. Ertesi sezon takım karışır ve bu adamların performansı düşerse pozisyona girmeden maçı tamamlarsın ama liginde en az gol yiyen takımı olursun(2009-2010 sezonu). Saygı duyarım, hocanın tercihidir.

Guardiola gibi bol pas yapan topu rakibe göstemeyen bir oyunda oynatabilirsin Mourinho gibi yine kısa mesafede ama direk paslarla gole giden bir oyunda oynatabilirsin. Bunlar hep teknik direktörlerin tercihidir. Schuster'in tercih ettiği felsefe Beşiktaş'ta olmadı.

Carvalhal'in tercih ettiği oyun sistemi nedir hala anlamış değilim ama beki olmayan bir takıma(İsmail'den umutluyum) beklerin önem kazandığı 4-3-3 oynatmaya çalıştığı ve takımın iki pası üst üste yapamadığı ortada. Kadrodaki bu isimlerle Beşiktaş iyi hücum edebilir, senin sahaya nasıl dizildiğin önemli değil. Guti'den dirençli, top kapan orta saha bir nevi Aurelio'luk beklersen Quaresma ile Simao'yu rakip beklerin peşinden koşturmaya çalışırsan sana söyleyebileceğim yanlış sistemi oynattığındır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder