
Hiddink'i sabah kadar eleştirebiliriz. Selçuk İnan'ı çıkarması, Emre'yi oyuna almaması ve Sabri'de diretmesi... Tek maç ile bakarsak bunları konuşur ve yarın bir galibiyet sonrası unuturuz. Hiddink'in bize anlatmak istediği kondisyon olarak çok yetersiz futbolculara sahip olduğumuz idi. Milli takımın çok abartıldığını üstünde durmadan söylediği zaman çok eleştirilmiş ve geri adım atmak zorunda kalmıştı. Almanya maçından bir sahne bunu çok belirgin bir şekilde göstermişti aslında. Mevcut kadronun vazgeçilmez ve en hazır adamı Burak ile Almanya'nın en yetersiz oyuncusu Boateng bir pozisyonda depara kalktılar. Burak koşuya başladıklarında öndeydi fakat geriden gelen Boateng rakibini yakaladı ve omuz omuza geldiklerinde Burak'ı yerle yeksan etti.

Hamit'in de maç sonunda anlatmak istediği bu değil miydi? Her şey yetenek değil, çalışmak lazım, ben altı aydır oynamıyorum bir fark gördünüz mü derken hepimiz üzgün bir şekilde ekrana bakıp Hamit'in duygularına ortak olmadık mı?
Hiddink'in Ulusal Takım ile ilgili izlenimlerini anlattığı bir raportaj bu konuya daha net ışık tutuyor aslında. Kamptaki oyuncuların depar sonrası nabzının normale dönme süresi çok düşük ve neredeyse Koreli oyunculardan iki kat kötü demişti. Bu bahsettiği ölçüm aslında bizim bildiğimiz kondisyon seviyesi. Hani FM'de oyuncu profiline girdiğinizde sağ altta yüzde olarak belirtilen kısım. Bir başka olay ise Hiddink'in Ulusal Takımımızın ikinci antrenmanından sonra oyunculardan aldığı hediye. Antrenmanı çok uzun bulan futbolcularımız Hiddink'e saat hediye etmiş. Tabii artık günümüz futbolunda antrenmanın uzunluğu değil yoğunluğu önemli ama bu bile çalışmaya bakış açımızı gösteriyor. Sadece futbolda değil her alanda.

Bir başka hikaye ise Schuster'den. Benim çok sevdiğim fakat bizim basınımızın nefret ettiği bir isim... Schuster'i sevmiyorlardı çünkü çok açık sözlü ve gözü kara bir adamdı. Bu ülkenin futbolunun 60lardan kalma olduğunu ve güzel futbol oynamaya hatta güzeli geçtim futbol oynamaya kimsenin niyetinin olmadığına kanaat getirip kendine has üslubuyla söylediğinde basının ve dolayısıyla ülkenin bir çok kesimi bu adama uyuz olmuştu. Fakat ülkenin Ulusal Takımı ve kulüp takımlarının şu anki halini görünce ne kadar doğru söylediği ortada... Tabii anlamak isteyenlere...

Son hikaye Rijkaard'dan... O da Schuster gibi bu ülkenin mağdurlarından fakat o Schuster gibi dobra bir adam değildi. Schuster sözünü sakınmaz yapıştırırdı. Rijkaard daha sessiz sakin bir adamdı. Bize göreyse bu adamlar Barcelona ve Real Madrid ile şampiyon olabilmiş başka takımlarla beceremez dediğimiz adamlar. Neyse, olay şöyle gelişiyor; günümüz futbolunda önlibero ile stoperlerin arasındaki mesafenin kısa olması istenir. Mesafeyi ne kadar daraltır, o küçük alanda ne kadar topa sahip olup pas yapabilirsen oyuna o kadar hükmedebilirsin. Bir Galatasaray antrenmanında Gökhan Zan-Servet-Mustafa Sarp üçlüsü ile üçgeni kuran Rijkaard sürekli olarak araları açılan üçlüyü uyarıyor. Baktı olacak gibi değil bu üç adamı iple bağlıyor ve çift kaleyi tekrar başlatıyor. Sonrasında ise aralarındaki mesafeyi tekrar açan üçlü ipi kopartıyor.
Kapanışıda yine yurt dışından yapalım. Dünya'nın en önemli altyapı tesislerinden biri olan PSV altyapı tesislerinin girişinde şu yazı yazar: "Çalışma yeteneği yener eğer yetenek çalışmazsa". Gencecik yaştaki oyuncular bunun bilinciyle kapıdan içeri adım atar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder