Hal böyle olunca çocukluğumu gözden geçireyim biraz dedim. Uyanmayı yine sevmezdim ama güne başlamak için güzel sebeplerim vardı. Ya okula gidip futbol oynamak, tenefüs aralarında bile, ya da sokağa çıkıp futbol oynamak. İşin için her türlü futbol olduğu için bir sonraki günün gelmesi sevindiriciydi. Birde Nankatsu Futbol Takımı vardı. Kısaca Tsubasa çizgi filmi. Bugünlerde her sabah söverek güne başlayan ben sabahları bu çizgi filmi izlemek için erkenden kalkar televizyonun karşısına kuruldum. Amacım Tsubasa'yı ya da futbolu izlemek değildi. Benim sevdiğim Misaki Taro'ydu. Çocuk yaşta kalbime giren çizgi film kahramanı Misaki idi.

Misaki, Tsubasa'ya nazaran daha teknik ama biraz daha sessiz ve mütevazi bir çocuktu. Hayatı boyunca iyi potansiyeli olmasına rağmen hep gölgede kalmış yada ikinci adam olmuş adamlar ne demek istediğimi anlar. Hatta bu diziyi izleyenlerden bu tanıma uyanlar Misaki'yi severler genelde. Sergen'i değilde Şifo'yu tercih ettikleri gibi. Ben Misaki'nin naif duruşunu, efendiliğini ve süper top tekniğini sevdim. Sabahları erken kalkmama neden olan adam Misaki'ydi.
Misaki daha sonra ressam ve gezgin olan babasının peşinden gitmek zorunda kaldı. Gözlerim yaşlı izlemiştim o bölümü. Zaten daha sonrada pek takip etmedim Nankatsu'yu. O dizi benim için Misaki otobüse bindiğinde bitmişti.

Bir çocuğun kalbine giden yol dedik, nerelere geldik. Sonuç olarak çocukların kalbine giden yol bazen bir çizgi filmden, çokça spor sahalarından, ara sıra sanatçılardan ve bazende filmlerden geçiyor. Mesela benim çocukluk kahramanlarımın Misaki, Maradona, Stockton ve anlamadığım bir şekilde Burak Kut ile Tayfun Duygulu olduğu gibi... Ya da Rudy adında bir filmi en az onbeş kez seyretmem gibi... Bu adamların veya sanal karakterlerin kalplerimize girmesi ise onlarda kendimizden bir şey bulmak, kendimize benzettiğimizi televiyonda izlemek sanırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder